KAHVE SOHBETİ - Yakın Kitapevi

Yakın Kitapevi - Ercan Kesal ile sinema üzerine söyleşi

 

https://www.yakinkitabevi.com.tr/ercan-kesal/

KAHVE SOHBETİ

Ercan Kesal ile sinema üzerine söyleştik.

RÖPORTAJ: HASAN KARACA

Sayın Ercan Kesal, öncelikle Yakın Kitabevi adına yapmakta olduğumuz bu söyleşi için çok teşekkür ederiz. Yoğun iş temponuzun arasında bize zaman ayırmış olmanız bizim için çok değerli. Yaşamınıza, yazdıklarınıza, oynadıklarınıza, çektiklerinize kısacası Ercan Kesal’a baktığımızda neredeyse hiçbir karanlık noktanın kalmadığı fikrine kapılıyoruz. Yaşamınızı en başından bugüne kadar farklı sayfalarda, farklı yerlerde, farklı tarzlarda anlatsanız da bütüne baktığımızda büyük bir Ercan Kesal filmini izlemiş gibi oluyoruz. Sorulmadık soru, verilmedik cevap kalmamış hissi doğuyor insanda.

Böyle bakıldığında ‘hangi kapıyı açarsam farklı bir şeyler görürüm’ merakını doğuruyor bu durum. Ve ‘bir ihtimal başarabilirim’ deyip ilk sorumu sormak istiyorum;

Sinema; sözcükleri, sesleri, müziği kullanıyor olsa da temelde görüntülerle duygu yaratma sanatı bence. Duygu anlatma demiyorum çünkü sizin anlatmaya çalıştığınız duygu ile izleyicide yarattığınız duygu çok farklı olabilir. Bu da demek oluyor ki bir görüntü dilinden bahsedebiliriz. Sinema tarihinde bu dilin ustalarca geliştirildiğini, yenileştirildiğini, kişiselleştirildiğini hatta deneysel yaklaşımların kullanıldığını görüyoruz. Ancak yeni bir durumla karşı karşıyayız gibi. Teknoloji ve zamane. Bu ikisi her şeyi değiştirdiği gibi sinemayı da hızla değiştiriyor ve değiştirecek gibi de görünüyor. Siz geleceğin sinemasını nasıl görüyorsunuz ve kendi sinemanızı bu bağlamda nasıl şekillendirmeyi düşünüyorsunuz?

Sinema duyguları yaratmaz da duygulara hitap eder galiba. Duyguları değiştirir ve dönüştürür. Var olan duyguya sirayet eder; muhatabına, seyircisine. Sinemanın becerdiği, becerebildiği şey bu bence. Baktığınızda yüz küsur yıllık bir geçmişi var. Üstelik biraz sıkıntılı da bir isim alma süreci yaşamış. Bir türlü tam adlandırılamamış, herhâlde yakıştıramadıkları için yedinci sanat falan demişler. Ama gelinen noktada birçok sanat dalını kendine hizmet etmeye mecbur bırakmış âdeta bir vakum özelliğine sahip. Edebiyatı, müziği, sesi, ışığı, fotoğrafı her şeyi kendisine biat etmeye zorlayan bir sanat dalına dönüşmüş. Çok etkileyici, dönüştürücü, hızlı dolaşıyor ve karşılığını da çok çabuk alıyorsunuz. Bu yüzden de teknoloji ile atbaşı gidiyor. Onunla beslenerek büyüyor. Merakla ve heyecanla izliyorum bu gelinen süreci. Bu hayırlı bir şey, ben bundan hiç yüksünmüyorum. Çünkü asıl olanın hikâye anlatmak olduğunu biliyorum. Yani siz ne yaparsanız yapın eninde sonunda bir şey anlatmakla mükellefsiniz. Bu yüzden senaryonun kral olduğu bir dünyadır sinema. Hikâye anlatmanın vazgeçilmez olduğu bir dünyadır. Bu bir yönetmenin, senaryonun önemine dair sarf ettiği bir cümleye benziyor. Diyor ki “İsterseniz kameranızı sivrisineğin kilotuna yerleştirin, oradan çekmeye çalışın, iyi senaryosu olmayan hiçbir film iyi film olamaz. İyi bir hikâyeniz varsa iyi film olur. Teknoloji hiçbir zaman onun yerini almaz, yerine geçmez, onu affettirmez. O yüzden iyi hikâye anlatmakla mükellefiz biz, bizim işimiz bu.

Evrensel bir tartışmanın sanki sadece bizde varmış yanılgısını yaşadığımızı düşünüyorum. Özellikle sinemada, sanat filmi, piyasa filmi gibi bir ikilemden bahsediliyor. Oysa bu tüm sanat dallarında karşılaştığımız bir varoluş sorunudur. Popüler, kolay tüketilen, derinlikten yoksun şarkılar, müzikler, romanlar, şiirler, fotoğraflar ve resimler de vardır ama kimse sanat resmi veya piyasa resmi diye ayrıştırmaz. Ancak yine de en çok alıcı bulan yapıtlar bunlardır. Bir sanatçının içinde yaşadığı ve içinden çıktığı toplumla eserini paylaşma ve ortak bir duyguda buluşma isteğinin kaçınılmaz olacağını düşünüyorum. Sanırım bu sanat tarihinin hüzünlü bir yönü. Sizce bilinen anlamıyla söylüyorum, sanat filmi yaparak çoğunluğa ulaşmak mümkün müdür? Ayrıca şart mıdır? Sanatçının böyle bir derdi olmalı mıdır?

Sanatçı bu niyetle yola çıkamaz. Çok fazla insana ulaşmayı amaçlayarak bir işe sıvanılmaz. Önce kendi sevdiğiniz, beğendiğiniz ve kendinizi gerçekleştirdiğiniz bir iş yaparsınız. Sonra bunu muhataplarıyla buluşturmaya çalışırsınız. Yani kendi beğeniniz esastır.  Çünkü öncelikle yaptığınız işten sizin memnun olmanız gerekir. Ondan sonra yol yordam aranmalı. Bu yüzden bizim yaptığımız işler gişe kaygısı olmayan, gişe hedeflemeyen demiyorum, gişe kaygısı olmayan, böyle bir niyeti, öngörüsü olmayan işlerdir. Ben eninde sonunda bu tür işlerin gerçek manada kendi seyircisini, kendi okurunu, kendi muhatabını bulacağını düşünenlerdenim. Çünkü popüler kültür hep var olacak, fakat hızla tüketilen bir şey olacağı için, asıl bizim sanat sineması diye sözünü ettiğimiz işler sinema felsefesini taşıyan, o omurgayı taşıyan yapılar kalacaktır.  Gelecekte de sinemadan söz edeceksek bir hafızanın parçası olmaya niyetimiz varsa, Tarkovski’nin, Bergman’ın, Kieslowski’nin, Kurosawa’nın, Godard’ın, onların ahvadı olmalıyız. Çünkü beslendiğimiz yer, etkilendiğimiz yer, bir hafızanın devamı olmakla kendimizi iyi hissettiğimiz yer orası. Sinema felsefesi orada duruyor, yaratıcı sinema orada duruyor. Onu devam ettirmekle mükellefiz. Burada kendimi daha iyi hissediyorum, burası tercihten öte zorunluluk gibi bir yer benim açımdan.

Bir hekim olarak mesleğinizin insani boyutuna, hasta hekim ilişkisinin özelliğine ve biricikliğine önem verdiğiniz sonucuna varıyoruz yazdıklarınızdan. Üstelik yaşadıklarınızdan yola çıkarak iyi bir hekimle kötü bir hekim arasındaki farkları bile sunabiliyorsunuz. Peki sinema sektöründe bugüne kadar yaşadıklarınızdan yola çıkarak iyi sinemacı ile kötü sinemacı tanımlaması yapabilir misiniz?

İyi hekim kötü hekim hikâyesini yazarken, hasta ile hekim arasındaki temel ilişkinin şefkat olduğunu düşünmüştüm. Yani bizim hastamıza şifadan önce verebileceğimiz tek şeyin şefkat olduğunu düşünüyorum. Ama sağlığın, insanoğlunun doğar doğmaz sahip olduğu, tartışma götürmeyecek bir hak olduğu unutulmamalıdır. Günümüzdeki sağlık kavramı bir hizmete dönüştürüldü. Sağlık hizmeti almak, sağlık hizmetinden faydalanmak, özel sektörün sağlık hizmetleri sunması gibi kavramların külliyen yanlış olduğunu, düğmenin yanlış iliklendiğini düşünüyorum. Sağlık bir hizmet değildir. Hizmet dediğiniz şey kıstaslar oluşturur ve alınır satılır bir mevzuya dönüşür. İyi hizmet, kötü hizmet, pahalı hizmet, ucuz hizmet... Sağlık bir haktır; kişiden kişiye, zenginden fakire değişmez. Hekimin buradaki rolünün bir kere bu gerçeğe iman etmekle başladığını düşünüyorum. Fakat bu o kadar trajik ve çaresiz bir yere taşındı ki hasta ile hekim arasında para var. Paranın olduğu her yer ister istemez kirlenir. Sinemada da. güçlü filmler vardır, güçsüz filmler vardır. Bir film beni değiştirip dönüştürüyorsa güçlü filmdir ve bu yüzden iyidir. Dolayısıyla güçlü filmler çeken yönetmenler vardır, çekemeyen yönetmenler vardır. Güçlü bir film çekmişse o iyi bir yönetmendir.

Sinema en politik sanat dallarından biridir diye düşünüyorum. Türk sinemasının da belli dönemlerde keskin politik içeriklerle seyirci karşısına çıktığını biliyoruz. Ancak 12 Eylül’den sonra baskı ve sansürün aşılamaz boyuta gelmesi özellikle sinema gibi pahalı sanatsal üretimlerde otosansürün yaygınlaşmasına yol açtı gibi. Oysa sanat dünyasında sansürden daha kötüsü otosansürdür. Sinemada böyle bir otosansürden bahsedilebilir mi? Bahsedilebilirse bunu aşmak için ne yapmak gerekir?

Evet doğru söylüyorsun, otosansür en tehlikeli sansür. Çünkü kendi kendinize uyguluyorsunuz. Bu yüzden sınırları çok geniş; kendinize nasıl bir baskı, nasıl bir sınırlama uygulayacağınızın öznesi ya da sebebi yine kendinizsiniz. Bir başkası size uygulasa bilirsiniz nereden kendinize yol arayacağınızı, onu nasıl izole edeceğinizi, nasıl geçersiz hâle getireceğinizi, nasıl farklı ifade edeceğinizi.  Ama otosansür gerçekten çok tehlikeli. Karşılaştığımız filmlerin özellikle bu baskıcı, despot dönemlerde üretilen filmlerin niteliğine bakarak böyle bir öngörüde bulunabilir miyiz gıyaplarında? Sevmediğimiz filmler, biraz önceki soruyla da bağlantısı var sanki, güçsüz filmler eğer ortalıkta çok fazla dolaşıyorsa demek ki yönetmen kendisine fazlasıyla otosansür uygulamış. Nasipse Adayız’da da Bir Zamanlar Anadoluda’ki gibi günce tuttum, her gün düzenli olarak. Orada yazdığım bir cümle: ‘‘Daha açık ol! Daha cesur ol! Hiçbir şey saklama, daha iyi nasıl anlatabilirsin onun peşine düş.’ Kendime saklamadığım bir şeyi seyircime neden saklayayım? O yüzden sohbete öyle girmeniz hoşuma gitti. Sizin hakkınızda gizli kalmış hiçbir şey yok galiba demeniz. Çünkü zaten o karanlık yerleri nasıl açabilirim diye uğraşıyorum sürekli. Yazarken de böyle yapıyorum, çekerken de, oynarken de. Ne kadar açık, dürüst, samimi olursan o kadar iyi bir şey çıkıyor.

Sinemaya oyuncu ve senarist olarak girdiğinizi biliyoruz. Ama yine de toplumda daha çok bilinen yönünüz oyunculuk oldu. Bana göre oyunculuk da yapan bir sinemacısınız. Çok defa vurguladığınız bir konu ise oyunculuk eğitimi almadığınız. Bu bizi ister istemez demek ki oyuncu olmak için eğitim almaya gerek yokmuş önermesine götürüyor. Sahne oyunculuğu ile kamera oyunculuğunu farklı yerlere koysanız da gençler açısından bu çok net ayrışmayabilir. Oyuncu olmak için eğitim almak şart mıdır? Şart ise kendi durumunuzu nasıl açıklıyorsunuz? Ayrıca burada, edebiyatla, gözlemlerle, izlenceyle bezenmiş farklı bir eğitim sürecinden mi bahsetmemiz gerekir?

Elbette ikincisi doğru. Elbette eğitim şart ama şu anda sinema oyunculuğu için öğretilen müktesebat, müfredat doğru değil. Elbette eğitim şart ama dört yıl boyunca öyle bir eğitim, öyle bir müfredat yerine, daha çok film seyretsinler çok gözlem yapsınlar, çok fazla hikâye okusunlar, çok hikâye izlesinler, şahit olsunlar, sette bulunsunlar, kamera arkasında yer almaya çalışsınlar. O dayatılan müfredatın daha çok tiyatro için geçerli olduğunu düşünüyorum. Tiyatroyu da kamera önünden kesinlikle ayırıyorum. Stil olarak oyunculuk tarzı olarak, üslup olarak, yöntem olarak. Bunu zaten sahaya çıkınca hemen deneyimlerler. Bir çıksınlar sahnede tiyatro yapsınlar bir de gelsinler kamera önünde oynasınlar, zaten hemen fark edeceklerdir. Ve hızla buradaki şeyi unutmaya, bundan vazgeçmeye çalışacaklardır. Benim dezavantajım gibi görünen şey avantajım oldu. Kırk sekiz yaşında gördüm kamerayı. O  yaşa kadar üç üniversiteye gittim, tıp fakültesini bitirdim, yıllarca Anadolu’da hekimlik yaptım, klinik psikoloji ve antropoloji eğitimi aldım, film seyrettim, kitap okudum, memleket gezdim, boşandım, evlendim vs. Sonra bana bir karakter sunuldu oynamam için, ben onu oynamadım, oldum. İyi bir yönetmenle yola çıktığım için de birbirimizi hızla anladık.

Nuri Bilge Ceylan da büyük bir şans değil mi sizin için?

Elbette, tabii ki, oyuncu yönetimi açısından da. Öylesi minimal sinemanın bir parçası olarak girmek de şanstı benim için.

Bir sanatçının diğer sanat dallarıyla ilgilenmesi, onların gelişimine katkı sağlayacak eylemlerde bulunması pek alışık olduğumuz bir şey değil aslında. Çok ünlü sanatçıların kazandıkları paralarla ya yüzlerce daire aldığını ya iş makineleri filosu kurduğunu ya da başka sektörlere yatırım yaptığını görüyoruz. Oysa insanların sanata erişimini kolaylaştıracak, diğer sanat dallarına üretim alanı açacak, hatta eğitim ve paylaşım imkânı sağlayacak yatırımları pek görmüyoruz. Ama şu anda tam da böyle bir mekânda sizinle birlikteyiz ve bu çok mutluluk ve umut verici. Tüm sanatseverler adına sizi yürekten kutluyorum. Urladam fikri tam olarak nasıl ortaya çıktı ve neyi amaçlıyorsunuz?

Ben tıp doktoruyum, 1984 yılında mezun oldum, Anadolu’da çalıştım, sonra kamudan istifa ettim, İstanbul’a geldim. Uzun yıllar, 25 yıl özel hastanecilik yaptım. İnsan niye özel hastane işine girer? Bir hastanede çalışsaydım, böyle bir hastanede çalışmak isterdim dediğim hastaneyi kurdum ben. Urla’dayız üç yıldır. Tamam, Urla’da gastronomi var, üzüm var, şarap var, bağlar var, deniz var ama kültürel sanatsal üretim yok. Onun paylaşılacağı bir yer yok. İşte ‘Ben olsaydım böyle bir yere giderdim.’ dediğim yeri yaptım ben. Ben olsaydım böyle bir tiyatroyu kaçırmazdım dediğim şeyi yaptı eşim. Ben olsam bir açıkhava sinemasına gider, Urla’da gazoz içer, film seyrederdim dediğim şeyi kendi kurduğum mekanda gerçekleştirdim. Mutluyum burada olmaktan. Biraz pahalıya patladı belki ama, sonunda yaptım. Diyeceksiniz ki Müslüman mahallesinde salyangoz satıyorsun. Olsun. Öyle olmaz diye de başarısızlığa baştan razı olmam. Bir yolunu arar bulurum. Burada hem iyi şeyler yapacağız hem kalıcı olacağız hem de kimseye muhtaç olmayacağız.

Buna yürekten inanıyoruz. Ve her konuda hem yanınızda hem de Yakın’ınızda olduğumuzu belirtmek isteriz. Sayfamıza hoş geldiniz, renk kattınız. Bu güzel söyleşi için tekrar teşekkür ederiz.

 

Hemen Paylaşın
20.07.2023
YORUM YAPIN
Yapılan yorumlar ilk önce editör onayından geçmektedir.
Yorum Bulunamadı

Henüz bu yazıya ait yorum bulunmamaktadır.

KATEGORİLER